Tarifi imkansız bir tarih dekoru Prag. İnsanı hemen içine alan, sımsıkı kavrayan ve asla bırakmayan, zaman kavramını sorgulatan, sanki bir rüya, bir gerçeküstü âlemin içinde dolaşıyormuş hissi veren, kendinizi bir masalın kucağında mışıl mışıl uyuyormuş da birazdan uyanıverecekmişsiniz zannettiren bir kent
Tarifi imkansız bir tarih dekoru Prag. İnsanı hemen içine alan, sımsıkı kavrayan ve asla bırakmayan, zaman kavramını sorgulatan, sanki bir rüya, bir gerçeküstü âlemin içinde dolaşıyormuş hissi veren, kendinizi bir masalın kucağında mışıl mışıl uyuyormuş da birazdan uyanıverecekmişsiniz zannettiren bir kent
Ama biraz bize yabancı. Çünkü doğunun serin kubbeleri, mistik dekorları, içten insanları yok burada. Barok, gotik, roman, neo-klasik kısacası mimarlık tarihinin bilumum sanatsal akımlarına ait gösterişli izlerini bulmak mümkün de küçük bir İstanbul çeşmesinin sıcaklığını ve duygusallığını rastlamak mümkün değil. Rönesansla şahlanan şehircilik anlayışı safha safha, halka halka eski şehirden dışa doğru görülebiliyor. Dekor öylesine eksiksiz ve mükemmel ki, tam beşyüz yıl öncesinde olduğunuz söylenebilir eski şehrin sokaklarını dolaşırken. Gözlerinizi kapasanız; demircilerin çınlayan çekiç darbelerini, taş parkeli yollarda atların nal seslerinin oluşturduğu melodiyi duyabilir ancak bir tramvay sesiyle hayal âleminden sıyrılabilirsiniz.
Herhangi bir şehirde insanın ilk dikkatini çeken şey dekor ikincisi insandır. Dekorun mükemmeliyetini insan unsurunun tamamladığını söylemek zor Prag’da. Belki yıllık yirmi milyon ziyaretçiden yorulmuşlardır, belki eski ihtişamlarından sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun gölgesinde kalmışlığı hazmedemeden komunist Rusya’ya bırakılmışlığın acısını hissediyorlardır, belki de 2003’te Almanya’nın desteğiyle AB’ne katılacak olmalarına rağmen ekonomik zorlukları ve hayatın pahalılığını düşünüyorlardır. Her ne olursa olsun Akdeniz insanında bildiğiniz o sıcakkanlılıktan eser yok burada. Akşam dokuzdan sonra koca şehir uykuya dalıyor. Sokaklar ziyaretçiler ve sarhoşlara kalıyor. Zira sabah beşte işbaşında olmak zorundalar. Öğleden sonra iki-üç gibi resmi daireler, altı civarında da dükkanlar ve özel işletmeler kapanıyor. Akşamın ve gecenin en güzel saatlarini, ziyaretçileriyle geçiriyor Prag. Harikulade binalarının üzerine gece mavisi tülünü geçirip büyüleyen dekorunu muhteşem romantizmi ile tamamlıyor. Bundanda hiç şikayetçi değil zira her milletten binlerce insan aynı coşku ve hayranlıkla Pragı seyre dalıyor, sabahın ilk ışıklarına dek.
Aslında gündüzün de, gecenin çekiciliğinden aşağı kalır yanı yok burada. Onlarca müzeyi gezmekten vakit bulunursa, amatör ve profesyonel grupların, restore edilmiş güzel kiliselerdeki klasik müzik performansları izlenmeyi bekliyor. Şehre ait başka bir çekici yön de ünlü el yapımı kristal işleri. Alışveriş olsun, gezme ve görme olsun, bütün aktivite şehrin tam kalbinde. Bir şehri yürüyerek tanımak, daha doğrusu yürüme mesafesinde bunca olağandışı dekoru ve aktiviteyi gözlemleyebilmek her şehre nasip olmayan bir üstünlük. Ziyaretçiler içinde bir kolaylık. Biraz da bu sebepten Vlatava’nın tarihi gerdanlığı Çharles Köprüsü günün her saati ziyaretçi kaynıyor. Burası kaçırılmaması gereken bir ziyaret noktası. 5 dakikada portrenizi çizen ressamlar, solo konser veren müzisyenler, kuklalı ve akordiyonlu dilenciler arasında adeta bir masal dünyasında ilerliyormuşsunuz hissine kapılmamanız mümkün değil. Tabi şehre hakim, enfes manzaralar sunan kuleleri de unutmamak lazım. Çıkarken biraz yorulsanız da korkuluklara vardığınızda karşılaştığınız manzara nefesinizi iyiden iyiye kesiyor.
Prag uzun süredir özlemini çektiğiniz nostaljiyi, pastel tonlu süslü binaları ve ortasından nazlı nazlı akan Vlatava ile sunmakla kalmayıp, bu tabloya başarı ile romantizm fonunu ekleyip size sunuyor. Sanatın her alanında, edebiyattan müziğe, mimariden resme ilgi alanınızı tatmin ediyor. Kendisine yapılan bütün acımasızlıkları unutuyor, ‘gülüşün’ ve ‘unutuşun’ şehri olduğunu hatırlatıp daracık sokaklarında sizi kaybolmaya davet ediyor


Dr. Gökhan Gökçe