Tıp tarihine göz attığımızda Hipokrat’tan İbn-i Sina’ya, Pasteur’dan Cerrah Mehmet Paşa’ya kadar büyük hekimlerin hepsi sadece hasta sağıltımı ile değil, toplumu tehdit eden potansiyel hastalıklarla da uğraştıklarını, özellikle kendi dönemlerindeki salgın ve bulaşıcı hastalıklarla mücadele üzerine kafa yorduklarını görürüz.
İlk çağda epidemiyolojik anlamda pek sorun yaşanmıyordu. Orta çağda kentlerin kalabalıklaşması, sürüp giden savaşlar ve ticaretin gelişmesi ile birlikte toplu ölümlere yol açan salgınlar görünmeye başlandı. Özellikle Orta Çağ Avrupasını kırıp geçiren veba, ardından frengi ve daha sonraları gelişen bulaşıcı hastalıklar milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine sebep oldu. Halbuki farelerin kontrol altına alınması ve sıkı karantina tedbirleri vebayı, cinsel ilişkilerin kontrol altına alınması ile frengi; içecek ve yiyecek temizliğine önem verilmesi ile de tifonun, koleranın önüne geçilebildi. Osmanlı Devleti, tüm bu felaketlerden inanç sistemindeki, “karantina, temizlik� gibi hususlara tam riayet edilmesi ile kurtuldu.
Sanayi devrimi ile birlikte hastalıklar ve salgınlar da değişti. Modern epidemoloji sayesinde önce enfeksiyon hastalıklarının sebepleri ve geçiş yolları tek tek tespit edilerek büyük salgınların önüne geçildi. Yoğun araştırmalarla bulunan aşılar sayesinde dünya çapında koruyucu hekimlik başarısı kazanıldı. Aşılama ve bağışıklık sisteminin uyarılması ile potansiyel hastalıkların önüne geçme mücadelesi tüm hızıyla sürüyor. Önümüzdeki yıllarda asrın vebası sayılan AIDS’e karşı geliştirilecek bir aşı koruyucu hekimliğin en büyük başarısı olacak. Geride bıraktığımız 20. yüzyılda istatistik ve bilgi değerlendirme yöntemlerinin öne çıkması ile; gittikçe uzayan ortalama insan ömrü için koroner arter hastalığı ve kanserler gibi yeni potansiyel tehditler tespit edildi. Asıl önemlisi de bu hastalıklara yol açan bir çok risk faktörünün söz konusu olduğu ve bunların kontrol altına alınması ile bu hastalıkların da sıklığında önemli azalma olması idi. Bu teorik bilgiler koruyucu hekimlik pratiğinin daha da önem kazanmasına sebep oldu. Artık kişiye sigarayı bıraktırarak, diyetini düzenleyerek ve egzersiz yaptırtarak kısacası bir takım hayat tarzı değişiklikleri geliştirerek yaşam kalitesinin yükseltilmesi ve ortalama ömrün uzatılması mümkün hale geldi. Son on yıldır Amerika Birleşik Devletlerinde yapılan CABG sayısındaki artış koruyucu hekimlik uygulamaları sayesinde durduruldu. Bunun sosyal ekonomik getirileri de ayrı bir bilim dalı olan tıp ekonomisinin doğmasına yol açtı.
Bu muhteşem gelişmeler, sadece ve sadece tıp pratiği ile uğraşan hekimlerin hastalarına biraz daha fazla zaman ayırarak, onları önemseyerek ve birlikte hareket etme şuuru geliştirerek sağlandı. Somut bir örnekten hareket edersek, akut romatik ateş sonucu bozulmuş bir mitral kapağın teşhisi ve tamiri elbette önemlidir. Zaten bu sahada ki çabayı küçümsemeye çalışan da yoktur. Ancak akut romatik ateş gelişmeden profilaksi ile hastalığın gelişmesi mümkündür. Streptokok suşları ile gelişecek bir enfeksiyondan on gün sonra bile verilecek penisilin grubu bir antibiyotik hastalığın gelişimini kesin olarak önler. Milyarlarca liralık ameliyatlar gerektiren, ekonomik ve sosyal kayıplara yol açan bu hastalığın önüne geçmek bu kadar basittir. Örnekler çoğaltılabilir. Ama temel mantık değişmeyecektir. Sağlık eğitimi, bağışıklama, hijyenik şartları sağlama, temiz bir çevre, periyodik sağlık muayeneleri (check-up) kültürünün geliştirilmesi, zararlı alışkanlıkların terki ve hayat tarzı değişiklikleri ekseninde uygulanacak koruyucu hekimliğin pratiğimize tam olarak yansıması ile ülke sağlığının ‘toplam kalitesi’nde fevkalade bir artış yaşanacaktır. Batı dünyasının son yıllarda önemini daha iyi kavradığı bu pratik bizim mazimizde zaten mevcuttur. Gelecek yüzyıla damgasını vuracak bu koruyucu tıp pratiği konusunda bütün sağlık çalışanlarının müşterek çalışması gerekmektedir. Dosyamızın biraz da bu gözle incelenmesi ufkumuzu daha da genişletecektir.